Sessizce yağıyor yağmur. Yıkanmamış bedeninden, saçlarından yavaş ve sessizce akıyor. 16 yaşındaki genç gözleri ıslak, içi hüzne bürünmüş, öfke saçıyor tüm dünyaya. Ayakları saatlerdir yürümekten yorgun. Soğuk basmış vücudunu. Kim mi bu? Bu; 16 yaşında, 3 saat 42 dakika 17 saniye önce babası tek kurşunla öldürülmüş kız… Kim mi bu? Bu; 16 yaşında, 3 saat 42 dakika 56 saniye önce iffetini düşman askerlerinden korumak için babasına son kere sarılamadan, ona son kere elveda diyemeden, yalın ayak kaçan kız… Kim mi bu? Bu garip bir yolcu, Gazze’den kaçan, sığınacak limanı olmayan… 3 saat 41 dakika 13 saniyedir yürüyor. Ayakları çıplak, üstünde savaş öncesi alınan son kıyafeti ve başında ince yemenisi. Korkular sarmış bedenini. Aklında babasının kanlar içindeki son görüntüsü. Birden ayağı takılıyor, düşüyor. Bir inleyiş çıkıyor körpe dudaklarından. “ Baba! Baba, bana yardım et!” O zaman idrakine varıyor yalnızlığının. Ağlıyor… Ağlıyor, yağmurla bütünleşiyor gözyaşları. Yağmurlar teselli edemiyor, daha da ağlıyor. Hayatın yükü daha ağır geliyor, uykuya dalıyor.
Birden aydınlanıyor her yer. Hava aydınlık, saçları kuru ve korunaklı, elbisesi yeni ve ütülü. Bir adam duruyor karşıdaki ırmağın önünde. Yolcunun içinde, bulunduğu yerin merakı yanıyor. Bir yandansa gecenin bıraktığı korkular var kalbinde. Ürkek adımlarla yaklaşıyor yavaşça. Adama sesleniyor. Yaşlı adam arkasını dönüyor, uzun uzun yolcuya bakıyor. Yolcuysa meraklı. “ Neredeyim ben, amca?” deyiveriyor. “Sen cennettesin.” diyor yaşlı adam. “ Sen şu andan itibaren benim manevi kızımsın. Sen benim şu fani dünyaya son emanetimsin artık. Bundan sonra gittiğin yere Evliya Çelebi’nin selamını söyleyeceksin. Yolun uzun. Yılma yavrum. Hediyeyi, hediye etmek sünnettir. Ben bana hediye edilen seyahati, sana hediye ediyorum. Yolunu açık diliyor, seni himaye ediyorum. Yolculuğunu İstanbul’da bitirmeni söylüyorum. Orada bir Feyza var yavrum. Sen İstanbul’a varınca seni ona teslim edeceğim. O da senin gibi ağlıyor bu insanlık dışı teröre. Seni ona vereceğim çünkü kızım sizin kalbiniz alev almış. Siz birbirinize su, dışarıya kor alev olmuşsunuz. Çünkü siz birbirine kapılarını açabilecek cesarettesiniz. Şimdi uyan yavrum. Uyan ve kendini hatırla. Ötedeki hana git. Dinlen ve yolculuğun için güç topla evladım ve unutma, dostun evine giden yol hiç uzun gelmez.
Yolcu uyanıyor. Etrafına bakınıyor. Perişan hali hala üstünde, rüyasını anımsıyor birden. Dün gece hiç görmediğini bildiği adamı anımsıyor. İçini uzun zamandır hissetmediği bir duygu kaplıyor: Güven. Ne olursa olsun artık birine güvenmek zorunda olduğunu biliyor yolcu. Çünkü artık geri döneceği bir babasının olmadığı gerçeği gözlerinin önünde. Yolcu perişan, yolcu derbeder, yolcu yorgun… Kalkıyor, hanı buluyor, kapıyı çalıyor ve bayılıyor.
Aynı gece Feyza’nın günlüğünde;
Bir dost, bir yoldaş bekliyorum. Bir can arkadaşı, bir öğretmen. Onu bekliyorum. Kendi yolcumu. İçimdeki huzuru, ümidi ve cesareti bekliyorum. Bana geliyor. Bana beni buldurmak için geliyor. Bin bir zahmet ve acıyla yoğrulmuş kalbini bana sunmak için geliyor. Benim diğer dünyam geliyor.
Yolcu gözlerini açıyor. İlk fark ettiği şey sıcak yatak ve ekmek kokuları… Birden karnı gurulduyor. Bir gülüş sesi geliyor. Bu gülüşte bir şeyler var. Çok farklı, uzun zamandır bilmediği bir şey. Çocukluğunu anımsıyor. Annesiyle babasını da. Eski huzurlu günler geliyor aklına. Evet, evet bu gülüşün adı huzurdu. Huzur… Ne kadar garip, bu duygu daha 2 yıl öncesine kadar her an hissettiği şey değil miydi? Şimdi ne kadar da uzak ona. Ama kimden gelmişti huzur. Yolcu, gözlerini açıyor, ona bakan 16 yaşlarında bir kız görüyor karşısında. Kızın adını huzur koyuyor oracıkta. Huzur, sanki yıllardır tanıdığı bir insana şefkat gösterir gibi ona yaklaşıyor. Elinde yemek tepsisi, yolcu patlayana kadar ona yemek yediriyor. Sonra ona temizlenmesi için banyoyu gösteriyor ve birkaç tane temiz elbise bırakıyor yanına. Yolcu bir müddet dinlendikten sonra huzur ona hanı gezdiriyor ve derslerine başlıyor. Daha sonraları yolcuya huzuru anlatıyor, huzuru öğretiyor. Ona huzuru kendi içinden başka bir yerde armasının “boş” olacağını anlatıyor. 16 gün boyunca doyasıya içine çekiyor huzuru yolcu. 16 gün boyunca huzuru öğreniyor ve öğrenecekleri bittikten sonra; Çelebi, artık gitme vakti olduğunu söylüyor yolcuya. Yolcunun içini, yakından tanıdığı ayrılık kaplıyor. Ayrılık sonu olmayan bir girdap gibi kalbini içine çekiyor yeniden yolcunun. Birden içinden bir ses ona Feyza’yı hatırlatıyor ve ona varmak için huzurun yanından ayrılmak yolcuya gerçek huzuru öğretiyor. Çelebi o an emanetin yerine geldiğini anlıyor ve gözü arkada kalmadan kızını ümide göndermek için hazırlıklara başlıyor.
Aynı gece Feyza’nın günlüğünde;
O bana geliyor, her geçen gün kalbim bir dostun hasretiyle kanarken bu düşünceyle örtüyorum yaralarımı. Her gün ağlarken yüreğim; onun benim dostum olacağı ihtimali avutuyor gönlümü. Her gün kanarken benliğim, onun arkadaşlığına layık olabilmek için. O gelip yüreğime su serpecek diye umuyorum. Ne kimseye anlatabiliyorum onu ne de kendime söz geçiremiyorum susmak için. Onun dostluğuyla ısınmak istiyor üşüyen kalbim. Çelebinin dediğine göre önce huzuru sonra ümidi en son da cesareti alıp gelecek bana. Onlarla merhem olacak yaralarıma. Peki, ben ona ne vereceğim? Çelebi, benim onun dermanı olduğumu söyledi. Ben nasıl sararım onun yara almış kalbini? Nasıl korurum onu daha on altımdayken? Korkuyorum, yalnızlığımı paylaşırken onu daha da yalnız bırakmaktan korkuyorum. Onun için dost değil, düşman olmaktan korkuyorum.
Aynı gece yolcunun günlüğünde; Bugün, bu akşam, bu saatte terk ediyorum ailemi. Doğduğum, büyüdüğüm toprakları şimdi terk ediyorum. Arkamda yıkık bir evde bırakılmış anılar, ürkek bir kalp bırakıyorum. Bugün kendimi Gazze’ de bırakıyorum ve yeni bir dünyaya gözlerimi açıyorum. Korkuyorum, içimde tanımadığım, daha adını bile bilmediğim duygular var. En kötüsü onu bulamamak diye kandırıyorum kendimi. Ama kalbimde bu daha önce tanımadığım kıza karşı öyle bir sevgi birikti ki kendi yaralarımdan akan kanı fark edemez oldum. Çelebi, dostuma üç şey öğretmem gerektiğini söyledi. Ben daha sadece huzuru öğrendim. Ona şimdiden anlatacağım öyle çok şey var ki. Ona huzurda öğrendiğim en önemli ve en gereksiz şeyleri anlatacağım. Onun yaralarını ben dikeceğim. Kanayan kalbini ben tamir edeceğim. Ona varmak için adım sayar oldum. İlk adımımıysa bugün atıyorum. Bugün sadece Gazze’ den bir adım uzaklaşmıyorum. Bu gün Feyza’ ya bir adım daha yaklaşıyorum. Şimdi uçak denen ölüm makinesinin içinde canımın öteki parçasına kavuşmak için bilmediğim diyarlara gidiyorum.
Ölüm makinesi havaalanına indiğinde korkuyla karşılaştı yolcu. Kime gideceğini, nasıl gideceğini bilmiyordu. Hatta geldiği yerin adını bile bilmiyordu. Herkesin çıktığı kapıdan çıkınca karşısında daha önce hiç görmediği kadar insanı bir arada gördü. Sonra gördüğü şeyse kocaman bir pankart ve üzerindeki “HOŞGELDİN YOLCU!” yazısıydı. Pankartın olduğu tarafa döndü ve yürümeye başladı. Yaklaştıkça pankartın bir ucunun bir direğe bağlı olduğunu gördü. Diğer uçtaysa on altısında bir kız pankartı tutuyordu. Kız öyle sıkı tutuyordu ki pankartı sanki yolcu bir asır gelmese yine onu beklerdi. O an bir şey öğrendi yolcu. Ne miydi? Ümitti bu kızın adı. Burada hiç beklemediği bir anda karanlıkları aydınlığa sürükleyen şey ümitti. Her kötülüğü arkasına atan ve yolcunun kalbini tekrar yeşerten şey ümitti. Kız ve yolcu birkaç dakika birbirlerine baktılar. Bu bakışta onaylama vardı. Bu bakışla iki kalp birbirini kendilerine buyur etti. Kız yolcuya doğru yürüdü. Kalabalığın içinde kalpler tekrar atmaya, gözler çevreyi görmeye başlamıştı artık. Ümit yolcuya yaklaştı. Küçük valizini aldı. İkisi arabaya binip eve gittiler. Sonraki on altı gün boyunca yolcu ümidin bizim köklerimiz olduğunu, ümit olmadan beslenemeyeceğimizi ve ümit olmadan ayakta duramayacağımızı keşfetti. Türkçe öğrendi. Alışveriş merkezine gitti. Feyza için bir sürü renkli balon aldı. Birlikte şişirip onları gökyüzüne salacaklardı. Havadan geçen bir kurşunun balonlarını patlatamayacağı bir gökyüzüne.
Aynı gece Feyza’ nın günlüğünde; Ben ne isterim
Ben beni bulmak isterim Ben gerçek dost isterim Ben karanlıktan çıkmak isterim. Ben karanlığı isterim.
Susuzluğumu gidermek isterim. Doyasıya kanamak isterim. Daha sonra yaralarımı saracak arkadaş isterim Ben ben olabilmek isterim.
Ben yorulana kadar koşmak isterim. Sonra suya kavuşmak isterim. Ben içimdeki gemiyi yakmak isterim. Ben artık dinlenmek isterim.
Ben fırtınaların dinmesini isterim. Sonra fırtınada içimde yıkılan evleri tamir etmek isterim. Ben merhameti içimde isterim. Acımasızlık kalbimde dursun isterim.
Ben ne istediğimi bilmek isterim. Sonra onu yapmak isterim. Ben insanları sevmek isterim. Kimseyi sevmeyip canımı acıtmamak isterim.
Ben yalnız kalmayı isterim. Sonra tek başıma kaldığım girdaptan kurtulmak isterim. Ben beni isterim, Derdimi kimseler anlamaz…
Korkularımı alın götürün isterim. Bunun için bir sürü renkli balon isterim. Sonra oturur başına tek tek şişiririm onları. Böylece içimdeki tüm korkuları balonlara tıkayıp Onları gökyüzüne salmak isterim.
On altı günün sonunda ayrılık vakti gelip çattı. Yolcu hüzünlü müydü neşeli miydi kendi bile bilmiyordu. Ümidi çok sevmişti. Ama ne olursa olsun Feyza’yı düşünmek kalbini dinlendiriyordu. Kalbi yalnızca Feyza‘yı düşündükçe huzur ve ümitle doluyordu. Dostuna birkaç adım kalmışken bir an bile geç kalmayı düşünmek ona ızdırap verirken o ümidin yanında kalamazdı. Çünkü Feyza’nın ümide ihtiyacı vardı. Onu yalnız başına on altı sene bırakmıştı zaten. Daha fazla yalnız kalmaya ne yolcu ne de Feyza katlanabilirdi. O da adını bile bilmediği bu şehirden bir yolcu vagonunun içinde gülümseyerek uzaklaştı.
Aynı gece Feyza ’nın günlüğünde;
Lütfen gel artık! Öyle ihtiyacım var ki sana. Susuz kalmış topraklar gibiyim. Annesiz kalmış çocuk gibiyim. Sana, sesine, ağlayışına, gülüşüne, yüzüne öyle hasretim ki. Sonu olmayan bir boşluk gibiyim. Gel artık! Bir acı huzmesi birikti yokluğunda. Kaldırmalısın beni ayağa. Seni beklemekten bitap düşmüş vücudumu şefkatinle sarmalısın. Beni bulmalısın içinde. Çünkü ben nereye dönsem içimde sen varsın. Konuşsam dilim yanar, sussam kalbim diye boşuna dememişler. Ben her adını andığımda bir titreme geliyor üstüme. Bir sancı başlıyor kalbimin derinliklerinde. Sonra acıya dayanamıyorum. Susuyorum. Bu sefer kalbim isyan ediyor içinde senin adının geçmediği cümlelere. Seni düşünürken dinleniyor kalbim. Seni düşünürken buluyorum kendimi. Ne olur gel artık! Ümitsizlikleri, huzursuzlukları, korkaklıkları al benden. Sonra yok et onları. Gel artık! Seni özlemekten yoruldum.
Aynı gece yolcunun günlüğünde;
Geliyorum. Yolları, denizleri aşıp geliyorum. Karanlıkları arkama atıp koşuyorum sana. Korkuyorum. Senin varlığına öyle inanıyorum ki, bu inançla kendimi kandırıp boş yere yol tepmekten korkuyorum. Çelebi bana ne kadar güven aşılasa da senin varlığını her an hissetsem de bana böyle büyük bir hediye verileceğini aklım almıyor. Bazen kalbim ağrıyor alelade bir anda. O zaman senin mutsuz olduğunu düşünüyorum. Ama bazen seni kendimin uydurduğunu, bunların hepsinin bir rüya olduğunu ve gözlerimi tekrar Gazze’ de savaşın ortasında açacağımı düşünüyorum. Korkuyorum, daha on altımda olduğumu ve sadece kalbimde bana ulaşan bir insana gittiğimi düşündükçe korkuyorum.
Yolcu tren garına vardığında saat gece yarısını biraz geçiyordu. Anladığı kadarıyla geldiği memleket her neresiyse pek tercih edilen bir yer değildi. Garda sadece beş altı adam vardı. Ama bunlardan hiç biri ona sahip çıkacağa benzemiyordu. Yolcu korkudan ne yapacağını bilemez bir durumdaydı. Tam böyle bir haldeyken ona doğru gelen üç adam gördü. Daha da endişesi arttı. Acaba yolcuyu karşılamak için mi gönderilmişlerdi? Ama pek öyle bir halleri yoktu. Hepsi paytak paytak yürüyor. Ellerindeki bira şişelerini birbirlerine sallıyorlardı. Bu görüntü karşısında dehşete düşen yolcuysa donup kalmıştı. Tam bu sırada arkasından bir el omzuna dokundu. Yolcuyu kendine çevirdi. Kim miydi bu? Bu cesaretti. Bu on altı yaşlarında bir kızdı. Yolcu derin bir nefes aldı. Cesarete sarıldı. Cesaretse vakit kaybetmeden oradan uzaklaşmak istiyordu. Bu yüzden yolcunun elinden tuttuğu gibi onu alıp dışarı çıkardı. Yolcu ona neden geciktiğini sormadı. Yalnızca defalarca teşekkür etti. Daha sonra iki kız beraber eve yürüdüler.
Sonraki on altı gün boyunca cesaretin ne demek olduğunu keşfetti yolcu. Yolcuya göre cesaret, bütün zorluklarla her daim savaşmaktı. Böyle yaparak ayakta kalmaktı. Günler geçtikçe yolcunun içindeki kavuşma arzusu artıyordu. Yolcu Feyza ile karşılaştığında ne yapacağını düşünüyor. Kalbini bir kuşun ki kadar hafif hissediyor ve Feyza’ ya uçmak istiyordu. On altıncı günün sonunda her şey hazırdı. Yolcunun bineceği geminin biletleri alınmıştı ve sabah yola çıkacaktı yolcu. Son yolculuğunu yapacak ve arkadaşına kavuşacaktı. O gece hem Feyza hem de yolcunun uyuyamayacaklarının tahmininin zor olacağını sanmam.
Kavuşmaya 16 saat 16 dakika 16 saniye kala Feyza ‘nın günlüğünde;
Geleceğini biliyordum. Kalbim her an tekrar tekrar bunu haykırıyordu kendine. Ama bir yandan da inanamıyordum. Gazze’ den bir kız kalkacak kilometrelerce yolu aşıp dostum olmaya gelecek. Bunu düşünürken haksız da sayılamam. Benim dünyam da arkadaşlar sadece sıkıldığında seninle gezen, ne bileyim derdini dinleyen, senin için yapabileceği şeyler sınırlı olan insanlardır. Hele benim hayat felsefeme hiç uymuyordun yolcu. Ben dünyaya yalnız geldim, yalnız gideceğim diyenlerdendim. Herkes arkadaşlarıyla paylaşacak bir sır bulurken kendine, ben içimde saklardım gizlerimi. Ben ilkokulda bile benimle arkadaş olmak isteyenlerden kaçardım yolcu. Nasıl böyle bir yürek yarası koyuldu kalbime ben bile inanamadım. İlk başlarda bunu kendim uydurdum dedim. Sana böyle inanıp hem kendimi hem de seni korumak istedim belki. Bilmiyorum. Çelebi’yi ilk gördüğümde kendi hayal gücümün yansıması olarak varsaydım onu. Ama ben hiçbir zaman böyle bir bağ hissetmedim. Sanki bir şey beni sana öyle bağladı ki başka birinin yanına varıp ona arkadaşımmış gibi davranmaya başladığımda ipimi çekiyordun. Ben de ister istemez geri dönüyordum. Bu bağ sayesinde inandım senin varlığına. Gerçekçi olmaya çalışıyordum ilk birkaç gün, çünkü senin gibi birinin olması hem benim için hem de çevrem için imkânsız bir şeydi. Zaten seni bilen çok az kişi var. Yarın seni alıp eve getirene kadar da büyük ihtimalle bana inanmayacaklar. Ama yarın tüm tanıdıklarım senin varlığına şahit olacak. Bunun için ne kadar teşekkür etsem az. Benim gibi dost düşmanına bir dost hediye edilmesi kadar büyük bir hediye alamazdım. Yarın benim doğum günüm. Ne tesadüf ama değil mi? Benim ikinci kez yeni bir dünyaya gözlerimi açma tarihimle doğduğum gün aynı olacak. Seni seviyorum arkadaşım. Seni bekliyorum can yoldaşım.
Yolcu geceden hazırlanmış, dostuna varmak için acele etmek istiyor. Ama cesareti kırmaktan çekiniyordu. Cesaret yolcunun düşüncelerini fark etmiş olmalı ki ona neden bu kadar yavaş olduğunu yoksa Feyza’ ya varmak istemediğini mi sordu. Bu sorunun cevabınıysa yolcunun deliler gibi atan kalbi cevaplandırmıştı. Cevabını alan cesaret yolcuyu aceleyle vapuruna bindirdi.
Aynı anda İstanbul’ da Feyza, dört saatten beri limanda yolcuyu bekliyordu. Onu görünce ona ne bir şey söyleyecekti ne de ondan bir şey söylemesini bekleyecekti. Onu görünce hemen sarılacaktı. Zaten onun gerçek olduğuna ancak böyle ikna olabilirdi. Evet, evet, kesinlikle böyle yapacaktı. Tıpkı bir annenin doğan çocuğuna ilk kez sarılması gibi ona sıkıca sarılacak ve ona huzuru, güveni, cesareti, ümidi aşılayacaktı. Bunları kelimelerle ifade edemezdi zaten. Ama bir sarılma bunları anlatabilirdi. Feyza bunları düşünürken yolcunun vapuru kıyıya yaklaştı. Vapurun içindeki insanlar inmeye başladı. Birkaç dakika sonra kapıda on altı yaşında elinde küçük bir valizle yolcu gözüktü. Feyza’nın kalbi duracakmış gibi atıyordu. Yolcunun ayaklarıysa titremekten bedenini zor taşıyordu. Birden iki dost için zaman, mekân her şey silindi. Bir tek ikisi kaldı. Bu buluşma için Feyza’ nın olmasa da yolcunun hazırladığı birkaç söz vardı. Ama o an hepsi uçtu gitti. İkisi birbirlerine koşmaya başladılar. Birbirlerine vardıklarında sımsıkı sarıldılar. Sonra mutluluğu delen iki el ateş sesi duyuldu. Feyza’ nın eline sıcak birşeyler akmaya başladı. Ama canı acımıyordu. Yolcudan ayrıldı ve gördüğü manzara karşısında donup kaldı. Yolcunun vücudundan kanlar oluk oluk boşalıyordu. Gazze’ de ölümden kaçan arkadaşını burada ölüme teslim ediyordu Feyza. Yolcuyu bir ambulansa koydu oradakiler ve Feyza’yı da aynı ambulansa bindirdiler. Ona sürekli yolcunun iyileşeceğini ve sakin olması gerektiğini söylediler. Ağlayarak arkadaşına destek olamayacağını söylediler. Ama farkında değillerdi. Ambulansa ölümde onlarla beraber binmişti.
Ambulansın içinde yolcu;
Ben yolcuyum korkak. Ben yolcuyum bir garip aşk derdine tutulmuş. Beni unutmuş. Bu benim karanlık yollarda kendini kaybetmiş. Tek bir amaç uğruna başını ortaya koymuş. Benim bu. Çünkü dost uğruna candan geçiyorum. Benim bu çünkü huzuru şimdi anlıyorum. Ümidi kendim biliyorum. Şimdi bir ambulansın içinde ellerimi dostun elleri tutarken tüm zerrelerime cesaret işliyor. Şimdi Feyza’nın o telaşlı sesini duyuyorum. Ağlıyor. Onu bırakıp gideceğime bir türlü inanamıyor. Ya da bunu bildiği için sitemini anlatıyor bana. Ama ben de bilmezdim ki Feyza, ben de bilemezdim, bir dostu bu kadar sevebileceğimi… Meğer ben ne kadar büyümüşüm Feyza. Ben on altımı bitireli yıllar asırlar geçmiş arkadaşım. Bunu senin ellerin arasında can verirken gördüm. Seni nasıl sevdiğime dair en ufak bir fikrim yok. Nasıl sana geldim bilmiyorum. Çelebi bana dostun evine giden yol uzun gelmez demişti. Ben sana koşarak geldim. Ben sana merhem olmaya geldim dostum. Kanayan yaralarını kendi deri parçalarımla yamamak için uzun yollardan geçtim. Sana geldim. Şimdi ne merhemi diyeceksin. Canım hiç bu kadar acımamıştı, keşke karşıma çıkmasaydın diyeceksin. Keşke hiç bilmeseydim dost neşesini diyeceksin. Ama iyileşeceksin arkadaşım. Beni ve kendini beraber yaşatacaksın içinde, çünkü arkadaşım dostluk bir bedende iki ruhun yaşamasıdır. Benim bedenim solacak ki senin ruhun ve benim ruhum tek bedene kavuşsun.