New Page 1 Piknik organizasyonu düzenlendi     Mehmet ALTAN Gençlerle Buluşuyor!     Umut Gençliği\'nin genel tanışma ve eğitim ribatı düzenlendi     Esenler Belediyesi Turgut Reis Gençlik Ve Bilgi Evinden genç kardeşlerimizi misafir ettik     Feridun Bulut abimizin kabri ziyaret edildi     Hanımlar birimimiz Bahar Şöleni düzenliyor     Hikaye Yarışması Başlıyor     Gündem Analiz Derslerimiz Başlıyor     Yolcu programını misafir ettik     Haftalık ders programı çiğ köfte ikramıyla yapıldı    

20 Mayys 2012 | 29 Cemaziye'l-Ahir 1433
 
flashad

MENÜ

ÜYELİK

 

Kullanıcı Adı

Şifre:

 

Kayıt Ol - Şifremi Unuttum

ANKET

Umut Gençliğinde hangi spor atölyesinin olmasını isterdiniz?
Futbol
Salon futbolu
Basketbol
Voleybol
Hentbol
Dövüş sporları

Sonuçları Göster

SAYAÇ

Bugün 463
Toplam 286279
En Fazla 3271
Üye Sayısı 593

YOLNAME

.: Yazarlar :.

 
Protez Medeniyetler
25/07/2010 - 20:04

M.Furkan Bulut

(2010 ULUSAL SOSYAL BİLİMLER OLİMPİYATI SOSYOLOJİ ALANI BİRİNCİLİĞİ)

ÖZET

                Gelişmişlik günümüzde modernlikle özdeş hale gelmiştir ve bu modernlik kendini Batı’da tanımlamıştır. Doğrusal bir gelişmişlik çizgisi üzerinde tarihin doruk noktasıdır modernlik. Genel kabul olarak Batı bu seviyenin tek temsilcisidir. Diğer uluslar Batı’nın bu sürükleyici lokomotif gücünü kaçırmaktan dolayı “telafi edici bir ideoloji” arayışındadırlar. Bu geç kalmışlık duygusuyla modern olan Batı’yı yakalamak, ona benzemek, onun gibi üretmek ihtiyacındadırlar. Çünkü onunla ancak bu şekilde çağdaş olunabilecek ve bu şekilde kendilerini ona tanıtabileceklerdir. Gelişmiş olanın karşısında kendileri gelişmemiş ve geri kalmıştır. İşte bu alt perdeden konuşan “az gelişmiş” toplumlar, modern olan batıyı taklit ederek çözüm üretmeye çalıştılar. Ama unuttular ki Batı’nın modernliği kendi toplumsal dokusunun bir ürünüydü ve kendi gelenek silsilesinin son halkasıydı. Zaten tam manasıyla modern olabilmek de ancak böyle mümkündü. Bedevilerin her şeyi şekle indirgedikleri gibi, her gördüğü yeniliği şekil yolunda taklide giden az gelişmiş toplumlar, asla “beldevilik”e, gerçek medeniliğe yani modernliğe ulaşamayacaklardır. Gördükleri parçayı bütün sayıp, o parçayı da şekle indirgeyip taklit yoluna gideceklerdir. “Yeni” olanı kendi medeniyet bağırlarından çıkarmadıkları için asla tam bir modernliğe ulaşamayacaklar ve Batı’dan basmakalıp aldıkları fikir ve kurumları da asla tam olarak özümseyip kullanamayacaklardır. Zaten bunun imkân dâhilinde olmadığının en büyük şahidi, tarihin bizzat kendisidir.

Realitede hiçbir toplum, dışarıdan gelen despotik zorlamayla kendisine oyun hamuru muamelesi yapılmasını kabul etmemiştir. Toplumdan ve onun yapıcı öznesi geleneğinden bağımsız bir tarih düşünülemez, tarih toplumun “mümkün olana tutkusuyla” yaratılır. Aksi durumda ise tarihin nesnesi, taşeron medeniyetçikler oluşturur. Belki zaman zaman kendi geleneğine ve kültürüne düşman kesilip; “kraldan çok kralcı” oldukları bile olmuştur ve olacaktır. Ama oluşturdukları mozaik medeniyetçik Tarkovski’nin deyimiyle “protezler medeniyeti”nden ileri gidemeyecektir. Tarkovski Batı’nın maddi ve teknik gelişime dönük tarafı nedeniyle Batı medeniyetini böyle adlandırmıştı. Biz Batı karşısında kendini imar etmeye çalışan kültürler için de aynı adlandırmayı kullanabiliriz. Bu uluslar ne tam olarak geleneğinden kopmayı göze alabilmiş, ne de Batı özentisinden uzak kalabilmişlerdir. Gelişmeyi kavrayacak derinliğe inemedikleri için yüzeysel taklitlerle oyalanıp duracaklar ve hiçbir zaman da o hayalini kurdukları Batı gibi olamayacaklardır. Ali Şeriati de bu durumu, “Batı’nın bilinçli taklitçileri olmuş olsaydık, belki artık Doğu’lu olmayabilirdik, ama hiç olmazsa “bir tür Batı’lı” olabilirdik; gel gör ki şimdi bir ‘hiç’iz.”(Şeriati, 1984:s.100) diyerek gayet güzel değerlendirmiştir.

Modernlik evrensel bir gelişmişlik seviyesinin belirleyicisi ise ve bizler Batı’yı modern olarak niteliyorsak; bu su götürmez bir gerçek ki Batı’nın geçirdiği tarihsel süreçlerin sonucudur. Her ne kadar inkâr edilmeye çabalansa da modernlik kökünü gelenekten alır ve her toplum kendine has bir geleneğe sahiptir.

 

HANGİ MODERNLİK?

                Konfüçyüs’e “Toplumun kaderi senin eline verilse onu düzeltmek için ne yapardın?” diye sormuşlar. Konfüçyüs’ün verdiği cevap şu olmuş: “İlk işim isim ve kavramları değiştirmek olacaktır. Çünkü toplum, isim ve kavramları yanlış tabir etmek ve kullanmakla bozulur.” Bir konunun doğru olarak anlaşılması için kullanılan kelimelerle kastedilen anlamların bir olması gerekir. Bizler modern(lik) derken neyi kastettiğimizi iyi belirlemeliyiz; çünkü “modernlik kavramı” belki de şu durumda en muallâkta kalan kavramlardandır. Bu konu üzerinde kafa yormuş kişilere baktığımızda; modernlikten kastettikleri şeylerin birbirinden çok farklı, hatta bazen zıt bile olabildiğini görürüz. Burada önemli olan kastedilen kavramların manasını yakalamaktır. Her ne kadar kullandıkları kelimeler farklı olsa da; diğer yazarların da o manaya değindiğini göreceksinizdir. Bu bağlamda Ali Şeriati’nin medeniyet dediğine Nilüfer Göle’nin modernlik, Ali Bulaç’ın ise bambaşka bir şey demesi kafaları karıştırmamalıdır. Dediğimiz gibi bu kavramlar bir manada buluşmaktadırlar. Bu da kısmen bir “gelişmişlik” seviyesidir.

                Modernlik ancak yerel toplumsal dokuların üzerine inşa edilebilir. Batı moderndir. Çünkü “yeni” olanı içsel ve yerel bir süreç olarak doğurabilmiştir.(Göle, 2008:s.48) Batı medeniyeti kendi kökleri arasında sahici bir uzlaşmaya gitmeyi bildiği gibi aynı zamanda köklerinden gelen kavramları en yeni düşünceler içinde yeniden ifade etmeyi de bilmiştir. Hiç akıldan çıkarmamak gerekir ki batılı anlayış, kendi kaynaklarına gösterdiği sadakat sayesinde her meselesini çözmenin bir yolunu bulmuştur. (Özel, 2008: s.69)Çünkü onu çözmek için kullanacağı metotla meseleyi ortaya çıkaran kaynak bir biriyle uyuşma halindedir. Batı bugün sahip olduğu “ileri” medeniyete kendi geleneğini, kültürünü geliştirerek ulaşmıştır. Bugün modern diye nitelediğimiz Batı medeniyeti gökten zembille inmemiş veya uzaydan ihraç edilmemiştir. Yunan, Roma ve Hıristiyan geleneklerinin bir sentezi olan Batı, gerek Reform gerek Rönesans gerekse Aydınlanma’da bu gelenekten beslenmiştir. Nitekim Sanayi Devriminde de bu sentezin oluşturduğu “ilerlemeci” ve “ seleksiyoncu”(evrimci) batı aklı yatmaktadır.

                Modernlik, bulunduğun çağda “en yeniyi”,”en gelişmişi” ve “en iyiyi” üretebilmektir. Modernlik bir keşiftir; her ulusun kendisinin kendisinden yola çıkarak yapacağı bir keşif. Günümüzün hitlerine oynayan Batı kendi modernliğini keşfetmiştir. En gelişmişi kendi kültür dokusundan çıkarabilmiş ve Nilüfer Göle’nin deyimiyle “Kendi varlığını var olan toplumsal ilişkiler kümesinin üzerine inşa etmiştir.”

MODERNLİK ve MODERNİZM

“Bir tek medeniyet varsa, neden o medeniyete eklemlenmekte güçlük çekiyoruz; eğer başka medeniyetler varsa, neden o medeniyetler batı medeniyetinin düzeyine varmaktan acizler?”(Çiğdem, 2007:s.72)

Sömürü Keşifleriyle Batı’nın modernizm serüveni başlamış sayılabilir. Bu keşiflerin oluşturduğu burjuvazi sınıfı ile Reform ve Rönesans gerçekleştirildi. Akabinde oluşan teknik ve bilimsel gelişmeler kucağında “makine” ile kapitalizmi doğurdu. Makinenin özelliği sürekli daha fazla, daha fazla üretmek zorunda olmasıdır. Üretimi artırmazsa ölecektir, kaybolacaktır, daha fazla fonksiyonunu yerine getiremeyecektir. Batı ilk önce kendi insanını makineye monte/kurban etmiştir. Ardından da atalarının felsefesiyle “Biz düşünürüz, çalışmak mı? Kölelerimiz ne güne duruyor.”  dedi ve Abdurrahman Arslan’ın deyimiyle “ Batı uygarlığının hikâyesi şimdi artık insanoğlunun hikâyesi yapılmış”tı.(Arslan, 2000:s.16) Avrupa’da makineleşmeyle meydana gelen bu aşırı orantısız üretim artışını hiçbir zaman kendi tüketimi yakalayamadı. Siz bir ulusun kâğıt tüketimini 10 senede %30 artırabilirsiniz ama bunun 10 katı, yani %300 lük artışı olan kâğıt endüstrisine asla yetiştiremezsiniz. Bunun sonucunda Batı geriye kalan ürünlerini ihraç yoluna gitmiş, Asya’yı ve Afrika’yı kendine yeni pazarlar edinmiştir. Ama burada büyük bir sorunla karşılaştı. Bir Afrikalı adını bile duymadığı bir teneke yığınını niye alacaktı ki? Veya Asyalı bir hanımefendi Avrupalının kozmetik ürünüyle ne yapabilirdi ki?

İşte tüm bu sebeplerden ötürü toplumlar Avrupa’nın ürününü satın alacak duruma getirilmeliydi. Yani tam tabiriyle “bir halk değiştirilmeliydi.” Harold Rosenberg’in değişiyle “Modernizm, bir gelenek yıkma geleneğiydi.” Halkı değiştirmek zorundaydılar ve elbisesini, tüketim alışkanlığını, süslenmesini, evinin döşemesini ve yaşadığı şehri değiştirdiler. Modernleşme doğduğu topraklarda kabına sığmayarak dışarı taştı ve ulaştığı her yerde kültür babında derin sarsıntılara neden oldu. Muhatabı olan toplumun geleneğini, inanma ve yaşama biçimini, kültürünü, toplumsal yapısını, üretim ve tüketim biçimlerinden toplum modeline kadar her şeyini kökten nitel bir değişime uğrattı. Silahların ve güçlü orduların eşliğinde dünyanın uzak köşelerine uzanarak, tüm toplumsal yapıları parçalayıp onları istikrarsızlığa sürükledi, sonra da kendi değer sistemine ve yöntemlerine göre onların yeniden örgütlenmesini istedi.

17. yüzyıldan itibaren sömürgecilik ve emperyalizmin işlediği yüz kızartıcı cinayetler, kültür ve uygarlık taşıyıcılığı iddialarının bütünüyle yalan olduğu gerçeğini ortaya çıkarınca, bu kez, yerini batılılaşma, muasırlaşma/asrileşme, çağdaşlaşma gibi daha ortadan fakat yine Batı tarafından içi doldurulmuş kavram ve sloganlara bıraktı.(Bulaç, 1995:s.82) Yani artık sömürü keşiflerinden itibaren izlenen yol haritası yerini daha şirin ve masum görünen politikalara bırakmıştı. Bu durumda batılılaşma ve çağdaşlaşma sürecine dâhil edilmiş ülkeler, ilk iş olarak batının ekonomik modelini izleyeceklerdi ki bu da kendi başına ve tam anlamıyla bağımlılıktı. De Gaulle’ün deyimiyle “Artık sömürgeler pahalı olduklarından onlara siyasi bağımsızlık verip ekonomik bakımdan bağımlı kılmak daha kârlıydı.” Batı, bu yeni politikalar ile hayatında hiç sömürge olmamış Türkiye ve İran gibi ülkeleri de sömürge zincirlerine kattı.

MODERNİZM BİR PROJEDİR

Proje şudur: Dünya üzerinde yaşayan herkes homojen olmalıdır. Aynı hayatı yaşamalı, aynı düşünmelidir.  Bu projenin arka planı yukarda bahsettiğimiz gibi pek masum değildir. Ama zaten böyle bir şeyin mümkün olması diye bir durumda yoktur. Bu projede model Batı toplumudur ve diğer batı-dışı toplumlarda bu modele göre şekillendirilmek istenmektedir. Bir birinden çok farklı olan toplumların tek bir toplumda birleşmesi(Batı Toplumu) ve böylece sözde savaş sebebi olan farklılıkların yok olarak mutlu, özgür, rahat ve huzurlu bir yaşam; ne kadar güzel değil mi? Bu projenin bu kadar masum olmadığı gün gibi ortadadır ve bunun en büyük şahidi de katliam dolu tarihtir. Bu proje gerçekte, şu an kurulu olan sistemin ve piramidin en üstünü işgal eden Batı’nın “kendini sağlama almasından başka hiçbir şey değildir. Projenin pratiği de teorinin ne kadar tutarsız olduğunun göstergesidir.

 Modernlik bir gelişmişlik seviyesidir; modernizm ise Batı’nın bu seviyenin en üstünde ebedi kalmasını hedefleyen projenin ta kendisidir. Gerçek modernliğe ulaşmak; modernizm yalanına kapılıp hülyalara dalmakla, geçmişin ve geleneğin mutlak reddinin ardından gelen yenimtırak ve köksüz bir yaşayışla asla mümkün olamaz.  Modernlik, toplumun kendi geleneğinden çıkarılmalıdır ve asla görüntünün kurbanı olunmadan özü kavrayarak ulaşılmalıdır ona. Baudrillard’ın çekindiği “simülasyon” kurbanı olmuş “hipergerçeklikte” yaşayan bir toplumla mümkün değildir modernlik.

Peki, bu projenin teorisi asla mümkün değil midir? Bütün insanların kardeşlik içinde yaşaya bilmesi ancak ve ancak anti-modernizm ile mümkündür. Sonuçta modernizm Batı’nın sürekli bizleri ötekileştirmesinin bir sonucudur ve böyle bir ortamda mutluluk ve huzur mümkün değildir. Batı bu anlamda Afrikalının insan olup olmadığını bile (güya) “bilimsel” olarak tartışmıştır. Ötekileştirmenin hat safhaya vardığı Batı zihniyeti kendini samimi olarak değiştirmedikçe bu dünyada huzur, hayal dahi edilemez. Evrensel barışın sağlanması; Batı’nın diğer toplumları oldukları gibi kabul etmesi ve onların üzerindeki emellerinden vazgeçmesiyle mümkündür.  

BİR TABUDUR BATILILAŞMA

                “Bir ikinci medeniyet yoktur; “medeniyet” Avrupa medeniyetidir.”                         

Abdullah Cevdet

Nedir Batı? Niye bizim yönümüz yaklaşık üç yüzyıldır Batı’ya dönüktür? Kimi sözlükler “güneşin battığı taraf, memleketimizin yönüne göre Avrupa” diye tanımlıyor Batı’yı. Dünyanın düz sanıldığı dönemlerden kalma bir betimleme de olsa, bizim batımız gerçekten Avrupa. Hasretimizi dindirmek için Avrupa’ya bakmışız, onun gibi olmak istemişiz. Batı’nın kendisi de kendisine benzemek isteyenleri ya da onun kendisine benzetmek istediklerinin bu genel hasretini “ Batılılaşmak” olarak tanımlamış. Ya da bir zamanlar öyle tanımlamıştı. “Benim gibi olmalı, bana benzemelisin.”(Kocabaşoğlu, 2007:s.14)

Batılılaşma, bir “telafi edici” ideoloji ve “tarihsel gecikmişliğin” giderilmesinin bir aracı olarak kendini kurmuştur. Rönesans, Aydınlanma ve bunların sonucu olan Sanayi Devrimini kaçırmış olan milletlerin adeta “denize düşen yılana sarılır” der gibi (bilerek veya bilmeyerek/isteyerek veya istemeyerek)sarıldıkları batılılaşma ideolojisi kimine göre Batı’yı yakalamak için tek çare, kimine göre kaçınılması gereken bir yol, kimine göre de tozpembe bir rüyadır. Burada sorulması gereken, acaba gerçekten batılılaşmanın ciddi, iyimser ve gerçekçi bir süreç mi yoksa mevcut sömürü çarkını ebedi işler ve mutlak kılma projesi adı arkasında bir başka afyon mu olduğudur.

Batılılaşma nedir? Nasıl anlaşılmıştır?

Batılılaşma kavramı da en az modernlik kadar müphem bir kavramdır. İyimser olarak; Batı’dan bilimi ve tekniği alıp “çağdaş medeniyetler seviyesine” ulaşmak olarak tanımlana bilir. Ama modernizm gibi batılılaşma olgusunda da teori ve pratik zıtlığı gözden kaçamayacak kadar barizdir. Görünürde modernizmin bir türevi olduğu genel kabul halini almıştır. Genel olarak modernizme muhatap kılınan az gelişmiş ülkelerin (kimi) “aydınlarının” Batı’ya ulaşmada güttükleri politika olarak kavramlaşmıştır. Modernizm, kendi projesinin muhatabı olan ülkelerde iç müttefik olarak üretmiştir bu kavramı. Teori her ne kadar masum ve iyimser gösterse de bu politikayı; pratikte Batı’nın modasına kurban bir toplum yaratmaktan farklı bir şey yapamamıştır. Bizler, batılılaşmanın ilk muhataplarından sayılırız… Türkiye’deki bu süreci çözmek genel anlamda Batılılaşmayı anlamamıza yardımcı olacaktır.

Tanzimat’la birlikte başlayan batılılaşma veya modernleşme sürecinin ülkemizde nasıl alımlandığını görmek için Tanzimat ve Servet-i Fünun romanlarına bakmamız yeterlidir. Neden bu romanlardaki “Batılılaşmış” ya da “asri” kadın karakterlerinin hepsi piyano çalar? Erkekler niçin Fransızca öğrenmeye meraklıdır? Bunları başka sorular da izleyebilir şüphesiz. Ama bu kadarı bir medeniyetin nerelere kadar indirgendiğinin göstergesidir. Hilmi Yavuz’un da vurguladığı bu “parçanın bütün; simgenin kavram yerine kabulü”(Yavuz, 2007:s.212) tam bir travmalık haldir. Kısaca piyano çalmak, Fransızca konuşmak, Avrupalı gibi giyinerek onların yaşama tarzına öykünmek! Modern ya da Batı’lı olmak budur! Türkiye modelinden de batılılaşmanın nasıl bir iç dinamik olduğu anlaşılmaktadır zaten.

Türk modernleşmesinin semiyolojisi, bize modernleşme ya da Batılılaşmanın “metonomik” bir batılılaşma olduğunu gösteriyor. Metonomi, parçanın bütünün yerini alması, onun yerine geçmesi, onun yerini tutması demektir.(Yavuz, 2007:s.212) Piyano çalmak, şapka giymek, Fransızca konuşmak, Batılı olmanın bir parçası olabilirler ama katiyen Avrupa medeniyetini bütünüyle temsil edemezler. Aklı başında bir kişi de zaten bunları alıp batılılaştığını veya artık bir Avrupalı olduğunu iddia etmez. Modernlikle taban tabana zıt olan bu durum geçirilen bir travmanın sonucu olabilir ancak. Bedeviliğin göstergesi olan şekilcilikle aklı başında olan hangi insan medeniliğin zirvesinde olduğunu iddia edebilir ki? Gariptir ki bu yanılgıya avam değil kendini “aydın” olarak tanımlayan şahsiyetler düşmüştür. Ve geleneğe en acımasız yakıştırmaları yapmaktan veya içinden çıktıkları toplumu hayvanlar seviyesine indirmekten çekinmemişlerdir. Aşağılama, hor görme, bizden saymama! Onun içindir ki, mesela Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban romanının başkişisi Ahmet Celal, yaşadığı köydeki köylüleri pis, tembel, cahil ve çıkarlarından öte hiçbir şey düşünmeyen, hayvandan farksız yaratıklar olarak görmeye başlayacaktır. Berna Moran da “Yaban’da Teknik ve İdeoloji” başlıklı yazısında “hiçbir romanda insanları anlatmak için hayvanlara bu denli başvurulmamıştır”  diyerek bu durumu nasıl ilginçsediğini ifade etmektedir.

 Türkiye’de batılılaşma “batıcılık” diye bir “meslek”, “Batıcı” diye bir tipin yaratılmasını yanında getirmiştir. Ülkemizde bu değişim devlet ve siyasal elitler eliyle gerçekleştirilmeye çalışılmış; Batılı bir toplum ve bireyler değil en çok batıcı tipler oluşturmuştur. Bu da modern Batılılığın özüne aykırı bir durumdur. Din nasıl dincinin elinde tahrif ediliyorsa; Batı da batıcının; modernlik de modernleşmecinin elinde tahrif ediliyor. Bu küresel projelerin en büyük “-ci, cu” ları(pazarlamacıları) modernizmin az gelişmiş ülkelerdeki müttefiki, batıcı aydınlar olmuştur. Bu aydınların en genel özelliği Batı medeniyetini simgelere indirgemektir. Bunların durumu her türlü yeniliğe kapalı olan gelenekçilerle aynıdır. Onlar her türlü yeniliğe, bunlar da her türlü geleneğe karşı tavır almışlardır. İkisi de köktencidir. Ali Bulaç’ın deyimiyle bu aydınlar “kendi varoluş amaçlarına uygun, modern Batı’nın birer ajanı, sözcüsü ve taşıyıcı rolünü benimsemekte, halkın kültüründe ve gündelik hayatında derin kök salmış geleneksel unsurları çözmek, vandalist duygularla darma dağın etmek için topluma ve halka karşı saldırı üstüne saldırı düzenlemektedirler.”(Bulaç, 1995:s.112)

Toplumu aydınlatması gereken bu aydınların az gelişmiş ülkelerde hitap ettiği toplumu oluşturan geleneğe kesin ve keskin bir tavır alması, isminin tersine faaliyet göstermesidir. Batı’yı anlamayı değil, Batı gibi görünmeyi tercihleri, bu aydınların bakış açısının kıtlığını ele vermektedir zaten. Yani Şerif Mardin’in de vurguladığı gibi “Az gelişmiş ülkelerde ‘literatüs’ten(okur-yazar) ‘intellect’e(aydın) geçiş yaşanmaz.”

Bizim aydınlarımız şu noktayı kaçırdılar “Avrupalılık ancak kavramsal düzeyde temsil edilebilir. Bu Avrupalılığın, bir medeniyet olmasıyla ilişkilidir ve bir medeniyet, ancak kendisine mahsus kavramlarla temsil edilebilir. Batı medeniyetinin, kültür alanında bilim, felsefe; siyaset alanında demokrasi, insan hakları, sivil toplum gibi kavramlarla temsil edilmesi gerekir.-yoksa piyano çalmak ya da şapka giymekle veya Fransızca konuşmakla değil-”(Yavuz, 2007:s.212)

MODERNLEŞMECİLİĞİN SONU; AZ GELİŞMİŞLİK

Az gelişmişlik kavramı, kaynağını Batı’nın ötekileştirme eğiliminden alır. Batı kendini gelişmiş olarak kurduğu piramidin en üst kısmına yerleştirmiştir. Batının gerçekleştirdiği sanayi devrimini ve diğer ekonomik-teknolojik gelişmeleri kaçırmış olan ülkeler az gelişmiştirler. Batı- merkeziyetçi bu yaklaşım kurduğu paradigmada, az gelişmiş ülkelerin kendilerini model Batı’ya göre yeniden tanımlamaları mutlak kuralmış gibi dayatılmaktadır.

Batı’nın kendi ekonomik büyüme modeli için kaçınılmaz gördüğü istikrar ve geleceğinin temel güvencesi olan modernizasyon şu üç temel varsayıma dayanır:

1)     Bütün dünya için öngörülecek tek bir sistem vardır, o da Batı sistemi ve endüstriyel gelişme modelidir.

2)     Bu alanda Batı’nın üstünlüğü ve öncülük rolü tartışılamaz.

3)     Doğu ve diğer batılı olmayan toplumlar bu sistemle bütünleşmek ve onu izlemek zorundadırlar.(Coşkun, 1989:s.295)

 

Batı’nın modernliştirme/batılılaştırma isteği var olan kendi egemenliğini, koruma amaçlıdır. Batı’nın az gelişmiş ülkeleri modernleştirme isteği, onları çok sevdiğinden, kendisinin özünde iyi veya hayırsever olmasından değildir. Az gelişmiş ülkeler için modernleşmek demek, sadece tüketimde modernleşmektir.

Batı bu ülkeleri modernleşmenin aslında medenileşmeden hiç de farklı bir şey olmadığına inandırmıştır. Ve artık bu ülkeler ne kadar geliştiğini ithal ettiği ürünlerle tasnif eder olmuştur. Moda adı altındaki sürekli yeni-yararlı değil- olan ürün üretilerek bunları takip etmeyenler demodelikle küçümsenmiştir, bazen bu mini ötekileştirme köylü ve örümcek kafalıya kadar gidebilecektir. Modern olan yenilikle özdeş kabul edildiği sürece üretim ve tüketimi kamçılayan bir dürtü olarak görülecek bu da her daim Batı-dışındaki ülkeleri pazar olmaya itecektir.

Modernleçmeciliğin taşıyıcısı batıcı seçkinler medeniyeti görüntüye indirgediler, modayı ve tüketme isteğini sürekli kamçıladılar. Az gelişmiş ülkelerin yönetici kadrosunun da bu batıcı seçkinler grubuna dâhilliği kuşku götürmez bir gerçekliktir. Benimsedikleri ülke siyaseti modernliğe ulaşmaktan ziyade batı gibi görünme, yaşama ve tüketme endekslidir. Bu siyasetlerde batıcılıktan, modernlerşmecilikten yani bir nevi simgesel satıcılıktan ileri gidememiştir. Az gelişmiş ülkelerde aydın değil,  devlet ideolojisini destekleyen Edward Said’in söylemiyle “sabah sekiz akşam beş” mantığıyla çalışan “profesyonelleşmiş” akademisyenler söz konusudur. Bu durumda modernleşme toplumsal dinamizmin ürünü değildir ve bir devlet politikasının ötesine geçememektedir.

“MÜMKÜN OLANA TUTKU”

                Gelenek geçmişten günümüze ardı ardına eklemlenerek gelen silsileler bütünüdür. Bu silsilede gelişme ve ilerleme, her eklemin kendinden öncekilerin içinden çıkıp, onların üzerine eklemlenmesiyle mümkündür. Modernlik şahikaya yakın olma halidir. Bu birbirine sıkı sıkıya kenetlenmiş silsilenin dışında geliştirilmeye çalışılan bir medeniyet modernlik vasfından tamamen yoksundur. Çünkü böyle bir medeniyetcik temelsiz/ kolonsuz bir bina gibidir. İçi boş ve dayanıksızdır. Gerçekten modern olma iddiası güden bir toplumun sırtını medeniyetine, geleneğine dönme gibi bir lüksü yoktur. Modernlik bir silsilenin son halkasıdır. Batı moderndir çünkü modernliğini kendi içsel dönüşümünün sonucu olarak inşa etmiştir. Nilüfer Göle’nin “Aydınlanma ve modernlik, başlangıcında ne dine ne de geleneğe karşı olarak gelişti.”diyen analizi de bunu destekler niteliktedir. Eğer “bize özgü bir modernlik” olacaksa, bunun ancak gelenekle yeniden olumlu ve barışçıl bir bağın kurulmasıyla gerçekleşebileceği açıktır.

                Az gelişmiş toplumların modernleşmecilik aşkına geleneğini kökten reddederek modernlik seviyesine ulaşması imkânsızdır. Batı kendi dışındaki toplumları modernleşmecilik veya batıcılık adı altında kendi kurduğu sisteme bağımlı kılıyor ve zirvedeki yerini her geçen gün biraz daha sağlamlaştırıyor. Batı bu nedenle az gelişmiş toplumların bu gibi ideolojik akımlara kapılmasını sürekli destekliyor, birçoğunu kendi yönlendiriyor. Ama herkesin unuttuğu bir gerçeklik vardır. Realitede hiçbir toplum, dışarıdan gelen despotik zorlamayla kendisine oyun hamuru muamelesi yapılmasını kabul etmemiştir. Toplumdan ve onun yapıcı öznesi geleneğinden bağımsız bir tarih düşünülemez, tarih toplumun “mümkün olana tutkusuyla” yaratılmıştır.

 Siz topluma ne kadar zorlama yaparsanız yapın toplum kendini var eden geleneğinden hiçbir zaman vazgeçemeyecektir. Cumhuriyetle birlikte dergâhların, tekkelerin kapatılmasına rağmen yaşadığımız çağda bir sivil toplum kuruluşu olarak bile olsa cemaat yapılanmalarına dayalı grupların var olması toplumun “mümkün olana tutkusunun” en güzel kanıtıdır. Toplum kendisine sunulanı olduğu gibi kabul etmek yerine yine kendi bünyesine mümkün olan en uygun hale dönüştürerek kabul etmiştir. O halde siz topluma her ne kadar dıştan baskı yaparsanız yapın topluma o direttiğiniz şeyin alt bilincini kavratmadan-toplumun alt bilincini gelenek silsilesi belirler- uygulatamazsınız.

Toplumların oluşturduğu medeniyetler geleneğin analizi yapılmadan anlaşılamazlar. Batı-dışı toplumların modernleşme sürecinde yaptıkları en büyük yanlış hâldeki simgeleri maziden bağımsız olarak değerlendirmek olmuştur. Yanlış anlaşılan Batı’nın modern medeniyeti asla yakalanamamıştır. Çünkü hem model alınan modernlik hem de sahip olunan gelenek yanlış değerlendirilmiştir. Her geleneğin modernliği kendine has olmalıdır.  Aksi durumda ise tarihin nesnesi, taşeron medeniyetçikler oluşturur. Bu medeniyetciklerin belki zaman zaman kendi geleneğine ve kültürüne düşman kesilip; “kraldan çok kralcı” oldukları bile olmuştur ve olacaktır. Ama oluşturdukları mozaik medeniyetçik Tarkovski’nin deyimiyle “protezler medeniyeti”nden ileri gidemeyecektir. Tarkovski Batı’nın maddi ve teknik gelişime dönük tarafı nedeniyle Batı medeniyetini böyle adlandırmıştı. Biz Batı karşısında kendini imar etmeye çalışan kültürler için de aynı adlandırmayı kullanabiliriz. Bu uluslar ne tam olarak geleneğinden kopmayı göze alabilmiş, ne de Batı özentisinden uzak kalabilmişlerdir. Gelişmeyi kavrayacak derinliğe inemedikleri için yüzeysel taklitlerle oyalanıp duracaklar ve hiçbir zaman da o hayalini kurdukları Batı gibi olamayacaklardır. Ali Şeriati de bu durumu, “Batı’nın bilinçli taklitçileri olmuş olsaydık, belki artık Doğu’lu olmayabilirdik, ama hiç olmazsa “bir tür Batı’lı” olabilirdik; gel gör ki şimdi bir ‘hiç’iz.”(Şeriati, 1984:s.100) diyerek gayet güzel değerlendirmiştir.

Modernlik evrensel bir gelişmişlik seviyesinin belirleyicisi ise ve bizler Batı’yı modern olarak niteliyorsak; bu su götürmez bir gerçek ki Batı’nın geçirdiği tarihsel süreçlerin sonucudur. Her ne kadar inkâr edilmeye çabalansa da modernlik kökünü gelenekten alır ve her toplum kendine has bir geleneğe sahiptir. Modernlik bir zirvenin doruk noktasıdır, toplumların ufkunda yer alan bir varış mekânıdır. Sizce azıcık yavaşlamanın bile gerilemek olduğu şu modern dönemde yarışa katılan protezden bacaklı bir yarışmacının değil birinci olması bitişi görmesi mümkün müdür?

 

KAYNAKÇA

1)     Arslan, Abdurrahman; Modern Dünyada Müslümanlar, İletişim Yayınları, İstanbul,2005

2)     Belge, Murat; Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Moderleşme ve Batıcılık, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007

3)     Berman, Marshall; Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İletişim Yayınları, İstanbul, 1999

4)     Baudrillard, Jean; Simülakrlar ve Simülasyon, Doğu Batı Yayınları, İstanbul, 2005

5)     Bulaç, Ali; Din ve Modernizm, İz Yayıncılık, İstanbul, 1995

6)     Coşkun, İsmail; Modernleşme Kuramı Üzerine: Sosyoloji Dergisi, İstanbul, 1989

7)     Çiğdem, Ahmet; Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Moderleşme ve Batıcılık, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007

8)     Göle, Nilüfer; Melez Desenler: İslam ve Modernlik Üzerine, Metis Yayınları, İstanbul, 2008

9)     Göle, Nilüfer; Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Moderleşme ve Batıcılık, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007

10)  Kocabaşoğlu, Uygur; Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Moderleşme ve Batıcılık, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007

11)  Mardin, Şerif; Türk Moderleşmesi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2009

12)  Meriç, Cemil; Bu Ülke, İletişim Yayınları, İstanbul, 2008

13)  Özel, İsmet; Üç Mesele: Teknik-Medeniyet-Yabancılaşma, Şule Yayınları, İstanbul, 2008

14)  Şeriati, Ali; Medeniyet ve Modernizm, Bir Yayıncılık, İstanbul, 1984

15)  Tarkovski, Andrey; Mühürlenmiş Zaman, Afa Yayınları, İstanbul, 2005

16)  Yavuz, Hilmi; Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Moderleşme ve Batıcılık, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007

 

M.FURKAN BULUT                                     HASAN ÇELİK

(İstanbul Sosyal Bilimler Lisesi )        (İstanbul Sosyal Bilimler Lisesi)

1908

 

 

YORUMLAR

Murat Aydın 30-07-2010, 12:36:46
Tebrik Ederim Furkan/Hasan.
 

YAZARIN DİĞER YAZILARI

25/07/2010 - 20:04 Protez Medeniyetler

05/04/2010 - 17:23 Sahih Bilgi Anlayışı Üzerine

12/03/2010 - 22:28 Anayasa'n Anayasak mı?

14/12/2009 - 15:24 GENÇLİĞİM...DAVAM... YÜKSELİŞİM...
 
 

YAZARLAR

İki Kardeş...

SON MAKALELER

Eylem Yoksulu

İki Kardeş...

Sona Ermeyen Hikaye

On Altımdayken

'' Nur'a açılan kapı.. ''

Şekva Eyleme

Bir Yığın Söz Bulutu

YORUMLANANLAR

Hz Muhammed'in Hayatı Bil
İngiliz asıllı Müslüman yazar Martin Lings'in kaleme aldığı "Hz Muhammed'in Hayatı" kitabından yapıl

2. Geleneksel Şehir Dışı

Umut Gençliği Bülteni

Online Bilgi Yarışması Ba

Bilgi Yarışması Tamamland

Umut Gençliği Eski Koordi

Umut Gençliği Şehirlerden

Hikaye Yarışması Sonuçlar

Copyright © 2009 UMUT GENÇLIGI
Tasarim:Fida Ajans - Kodlama:Networkbil