Murat Çelik’le, Düş Sokağı Sakinleri’nden Aşkın Elif Hali’ne...
Haberleşmiştik, saat:15’te bizi Taksim Tünel’den alacaktı, Murat Çelik. Hazırlıklarımızı yapıp Taksim Tünel’e varıyoruz. Telefon ediyoruz, az sonra bizi almaya geliyor. “Hoş geldiniz” diyor, “Hoş bulduk” deyip tokalaşıyoruz. “Sesli kayıt mı yapacaksınız” diyor, “Evet” diyoruz. Belli ki kafasında bir yer yok, haliyle sessiz de bir yer olmalı. Taksim’deyiz, İstiklal’in sonunda… Oturacak bir yer arıyoruz, sağımıza solumuza bakıyoruz. Biz çevremizdeki restourantlara bakarken Murat ağabey, “Gelin benimle” diyor. Takip ediyoruz. “Az aşağıda bir çay ocağı var” diyor, yolda. “Bir han girişi, tanıdık bir yer.” Yol boyunca gidiyoruz, giderken tanıdık esnafa selam veriyor, samimi olduklarına küçük latifeler yapıyor. Nihayet bahsi geçen mekâna varıyoruz. Burası bir han… Yani burası bir han girişi... Mübalağasız iki küçük masa ve toplamda 8 tane tabure var. Anlayacağınız son derece mütevazı bir mekândayız. Bir masaya oturuyoruz. Biz masaya yerleşirken kendisi çayları söylüyor.
Röportajımız, çay istemeye gelen esnafın kapı önüne hafif eğilerek “İki çay!” diye mekanik bir biçimde bağırmasıyla, hana girip çıkanlarla, yokuş yukarı çıkan eski model minibüsün motor sesinin çığlıklarıyla, ya da sabırsız sürücülerin birilerine kızıp olanca hırsıyla kornaya basmasıyla ara ara bölünse de biz devam ediyorduk.
Murat Çelik en az albümlerindeki kadar, sıcak, samimi ve mütevazı (ki bunu röportaj yaptığımız mekândan da hemen anlayabildik)… Gözlemlediklerimiz kadarıyla oldukça açık sözlü ve akılcı birisi. Aklındakini net söylüyor fakat çok az konuşuyor.
Çaylar geliyor, biz de hazırız. Kayıt cihazını çalıştırıyoruz.
Düş Sokağı Sakinleri’yle başladı müzikal yaşantınız ve 3 albüm yaptınız bu grupla beraber. Tanındınız, sevildiniz.Daha sonra solo bir albüm, grubun dağılışı ve kendini tanımaya yönelik içe doğru bir yolculuk, bu yolculuğa eşlik eden albüm ve kitaplar… Murat Çelik hâlâ yolculuğa devam mı ediyor? Sonu yok mudur bu yolculuğun?
Evet, insan değil miyiz? İnsan dediğin nedir zaten; yolcu değil midir? Hayatın içinde sana biçilen potansiyel neyse, o potansiyeli de layık olduğun biçimde kullanmaya çalışacaksın. Sürekli bir hareket halindesin, sürekli bir oluş içerisindesin. Bu bir yolculuk, evet devam edecek, her zaman devam edecek, ölene kadar devam...
Hayata bakışım şekillendi, renklendi; boyandım.
İslama yönelmeden önce elinizde büyük dünyevî imkânlar vardı: para, gençler arasında tanınıyordunuz… Peki, bütün bunları elinizin tersiyle ittiren neydi size? Hayatınızda eksik olan bir taraf mı vardı?
Ben hiçbir şeyi elimin tersiyle yitmedim ki. Aynı Murat devam ediyor.
Kaynak mı değişti acaba sadece?
Sadece hayata bakış açısı değişti onun dışında değişen bir şey yok ki. Daha önce nasılsam aynı öyle devam ediyorum, sadece hayata bakışım şekillendi, renklendi; boyandık anlayacağınız. Müziğimde yaşayışımda yine aynı kaygıları taşıyorum. Sanat alanında düşündüğünüzde hâlâ aynı kaygıları taşıyorum, yine bir değer vermeye çalışıyorum.
Leonard Cohen 5 sene Zen Tapınağı’nda kaldı, Beatles’ın Hindistan macerası var bir de, hatta Korn gitaristinin müziği bırakıp kendi dinine yönelişi… Yusuf İslam’ın da uzun süre müziği bıraktığını biliyoruz.
1 ay gibi kısa bir sürede olsa siz de müziği bıraktınız. Neden böyle bir ihtiyaç hisseder müzisyenler, eski yaşam tarzlarına dair bir hoşnutsuzluğun sonucu mudur bu?
Yani buna bir dinlenme demek daha iyi olur. Neticede referanslarım değişti, her şey değişti. Kendi iç dünyamda bir yön değişmesi oluyor. Bu olunca da insanın bir nefes alması gerekiyor. ‘Ne oluyor’ demesi gerekiyor. Kendini dinlemesi gerekiyor. Bunun dışında verdiğiniz örneklerdeki gibi bir yerlere çekilmeyi düşünmedim.
‘Sanata ve sanatçıya değer’ diye söylenen laf dünyanın en büyük kandırmacasıdır
Sürekli klip, promosyon ve medyadan geri durdunuz. Kendinizden çok müziğinizin konuşulmasını, ön plana çıkmasını istediniz. Medyaya ve reklama olan bu tavrınız neden acaba?
Bu aslında bilinçli bir kendini saklama hali. Televizyona az çıkmaya çalışıyorum, daha az röportaj veriyorum. Çünkü sıkıldım. Çünkü kimse artık özen göstermiyor. Bütün televizyon kanalları ‘45 dakika dolsun da nasıl doluyorsa dolsun’ şeklinde müzik programı yapıyor. Ben bunlara isyan ettiğim için gitmiyorum. Yok, çünkü bu işin ehli yok, konuşacak kimse yok. Benim referans kaynağım değişmeden önceki görüşüm de böyleydi, ondan önce de medyada görünme gibi bir gayem yoktu. “Sanata ve sanatçıya değer” diye söylenen laf dünyanın en büyük kandırmacasıdır. Ama sanata bu anlamda tırnak içinde sanat diye söylüyorum, bundaki kaygılarım önceden de aynıydı, şimdi de aynı. Değişen bir şey yok.
En büyük ahlaka sahip olan, dünyanın en büyük sanatçısıdır
Avrupa rönesanstan sonra tanrıdan boşalttıkları yere sanatı ve sanatçıyı getirmeye çalıştılar. Dücane Cündioğlu, “Sanatçı bugünün dünyasının rahipleridir” der. Sanatı ve sanatçıyı sürekli kutsama hali gözlenir. Belki bugün Avrupada alan araştırması yapılsa, -örneğin John Lenon için- bizim Allah için kullandığımız sıfatları onların John Lenon’a kullandığını görebiliriz.
Burada her iki taraf da hatalı... Ama John Lenon kişilik olarak çok sağlam bir insan. Her zaman bir değer peşinde koşmuş, öyle veya böyle dünya barışına çok ciddi katkıları olmuş, bu uğurda mücadele etmiş bir insan. Fakat nasıl baktığınızla alakalı bir durum söz konusu… Şimdilerde sanatı ve sanatçıyı ilahlaştırma durumu başka statülerde yok mu? Bu sadece sanat ve sanatçıyla alakalı bir mesele değil, bu insanla alakalı bir mesele. İnsan gerçekten Rabb’ini iyi anlamaya gayret etmeli. Onu çok iyi okumalı, peygamberini çok iyi tanımalı. İnsan olmanın değeri nerede yatıyor, bunu çok iyi anlaması lazım. Kendisinin tek başına bir mucize olduğunu anlayacak. Ve iş o zaman gerçekten yerine oturacak. Kimsenin kimseye üstünlüğünün ‘bilmekle’ alakalı olmadığı anlaşılacak. Adam olmakla alakalı olduğunu görecek. Kim daha çok adamsa en büyük sanatçı odur. En büyük ahlaka sahip olan, dünyanın en büyük sanatçısıdır. Bunun dışındakilerin hepsi kandırmacadır.
Hz. İbrahim zamanında, Hz. İbrahim putunu görebiliyordu, elinde baltası vardı ve putu onun tam karşısındaydı. Onu kırabilmesi onun gücüne ve iman gücüne bağlıydı, onu istediği zaman kırabilirdi. Fakat modern zamanlarda bu putlar sistemler, ideolojiler, kavramlar olarak karşımıza çıkıyor. Bu yüzden bir çerçeve çizemiyoruz. Elimizde nasıl bir balta olduğunu da bilemiyoruz. Sizin bu putlara karşı tavrınız nasıl oldu?
İnsanın en büyük putu kendisidir. İnsan kendi içi yolculuğunu iyi bilmeli. Kendisini iyi tanıması için de referansı neyse, neye sırtını dayıyorsa onu iyi bilmesi lazım. Putlar o kadar çok ki… Allah Resulü Mekke’de putları kırmadı, putlaşmış düşünceyi kırdı. Biz insanları yine putlaştırıyoruz.
Samimiyet benim için birinci dereceden önemli… Kendimi bildim bileli bu kural böyle. Her ne iş yapıyorsan yap, gerçekten hakkını vererek yapacaksın. Bu olduktan sonra iş değişiyor. Samimiyet tabiî ki çok önemli. Samimi olmadığın zaman bu iş olmaz. Yalan olur, tutmaz, örtüşmez, gelip geçici olur. Aşk olmadan hangi iş olur? Bugün milyarlarca mensubu olan İslam alemine bakarak dahi sorunun cevabın alabiliriz. Görüyoruz işte aşksızlık ne hale getirmiş bizi. Sen o kadar yırtınıyorsun, bağırıyorsun, çağırıyorsun, çığlık atıyorsun, ben yolda kalmışım diyorsun, kimse sana ne müziğin için yardım ediyor, ne de bir imkân veriyor. Ama onun yerine cami yaptırıyorlar, Kur’an kursu yaptırıyorlar, çeşme yaptırıyorlar. Yaptırsınlar bakalım. Bu işin böyle olmadığını görecekler, anlayacaklar. Anlamıyorlar, ısrarla anlamıyorlar.
Herkes, teslimiyetine şartlar arıyor
Bir yazar diyordu; biz Bosna savaşı olduğu zamanda evlatlarımızı gönderdik ve savaştırdık, Bosna kurtuldu. Ama biz asıl felakete Saraybosna Film Festivali’ne destek göstermeyerek uğradık.
Bakın, tevhidin anlamı da budur. Sadece imanî boyutta Allah’a eş koşmamak değil. Hayatın her zerresinde her parçasında Allah’ı birlemek, bir olmak lazım… Allah insanı farklı farklı yaratmış, kimi torna tesviyeci, kimi marangoz, kimi müzisyen, kimi alim, kimi siyasetçi, tevhit neresinde bunu peki? Tevhit bunların birlikteliğindedir. Din gerçekten adam olmaktır. Her ne iş yapıyorsan adam gibi yapmaktır, o işi… Hesap vereceğinin bilincinde olarak yapmak… Bunları yaşıyoruz, görüyoruz. Benim küskünlüğüm kendime, kırgınlığım kendime. Ama çaresizliğimle çok güçlüyüm. Kimsenin böyle bir derdi yok. Bunu yapmak enerji gerektiriyor. Herkes teslimiyetine şartlar arıyor. Dolayısıyla Bosna Film Festiali’ne kadar Müslümanlar arasında bir tevhit olması lazım, bir teslimiyet olması lazım. Zaten tevhitten kasıt bu, bütün mesele de bu… Tevhit insanın ‘bir’ olmasıdır.
“Büyük Yaşamak İsteyenler Büyük Çığlık Atar”
Protest müzik yapmıyorsunuz fakat apolitik de değil tavrınız, bekli de müziğinizin önüne geçebilecek araçlara olan tavrınız popüler kültüre en büyük darbedir…
MÇ: İslam camiasındaAllah, Muhammed lafızları içeren bir sürü müzik gurubu var…Gör bakalım bunların tamamında ne kadar politiklik var? Ne kadar gerçekçi? Ne kadarı taklit, ne kadarı hakikat? Allah’a sonsuz kere şürler olsun ki, herkese çalıştığının karşılığını veriyor Rabb’im. Allah ona göre mükafatını veriyor, çok şükür. İyi bir incelemeden geçirilirse ne kadar derin anlamlara sahip olduğu ortaya çıkar. Ne kadar politik olduğu, hayata karşı nasıl durmak gerektiğini çok net bir şekilde görürsünüz. Fakat insanlar şuna alenen söyleme alıştırıldığı için oradaki inceliği anlayamıyor. Fakat bu iş böyldir, hayatın her alanında böyledir. Büyük yaşamak isteyenler, büyük çığlık atar. Buna razı olmak gerek. Bunun arkasını çözemiyorsa söylenecek bir şey yok.
Bir insanın politik olması nasıl bir şey? Yaptığı müzik insana bir iltifat edebiliyorsa, yaptığı müzik bir değer katabiliyorsa, duruşuyla,, hayatıyla bunu gösteriyorsa, ona ne yapacak? Peki bunu yaptığı zaman diğer kardeşleri ne yapıyor? Nasıl sahip çıkıyorlar? Benim albümlerim bir sürü mağazada satılmıyor. Neden satılmıyor biliyor musunuz? Bazı otoriteler var, bunlar karar veriyorlar. Bu dinî mi, dini değil mi?
Seyyah’ta üzgün, hüzünlü bir murat çelik seziliyor ve olabildiğince sade bir albüm... Aşkın elif halinde ise dünyaya bakışınızdaki değişimin serüveni ve caz tınıları yer alıyor. Seyyah albümündeki Murat Çelik ile Aşkın elif hali albümündeki Murat Çelik arasında fark var mı?
Benim yaşamdan anladığım; insan sürekli değişen bir varlıktır. İyiye, doğruya, güzele doğru bir yolculuğu vardır insanın. Bu her alanda böyledir. Durağan bir şey hayatın dışında olan bir şeydir. Ben bu yaşımdayım, hâlâ günde 8-9 saat gitar çalışıyorum. Her çalıştığımda farklı farklı yerleri görüyorum. Ben bundan 10 sene evvelki gibi müzik yapmak istemem, yaptığım müziğin kötü olduğu anlamında söylemiyorum bunu. Öncesini beğenmiyor değilim. Ama 5 sene öncesindeki Murat’la, ya da 2 sene önceki Murat’la ya da 1 sene önceki Murat’la şimdiki Murat aynı değil ki. Değişecek tabi. Yani değişmek zorunda… Bu arada, doğal olarak şu çıkacak ortaya, dinleyici ya ‘beğendim’ diyecek ya da ‘beğenmedim’ diyecek haklı olarak. Fakat ben aynı durağanlıkta yaşayamam.
Albümlerinizdeki şarkı sözleri nasıl çıkar?
MÇ: Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var; çok çalışıyorum, çok okuyorum, çok dinliyorum.
Kitaplarınızı saymazsak, albümleriniz arasındaki zaman farkı büyük. Bu zaman farkı da ‘bu bilinmezlikten’ mi kaynaklanıyor?
MÇ: Benim için nicelik değil, nitelik önemli. Önemli olan bir değer ortaya koyabilmek. Yaptığın eserler başın dik, alnın ak gezebilmek… Yarın öbür gün de Rabb’ine bunun hesabını verebilmek yani. Bu anlamda benim için fark etmez ki, her sene bir albüm çıkarsan ne olur, çıkarmasan ne olur?
Son olarak gençlere yönelik tavsiyeleriniz nelerdir?
(Gülüşmeler)
Klasik bir son oldu değil mi?
MÇ: Gençlere her zaman söylüyorum, çok acayip bir çağda yaşıyoruz, insanın bırakın başkalarına uzaklaşmasını, kendisine uzaklaştığı bir çağda yaşıyoruz. Bu uzaklıktaki mesafeyi gittikçe açıyorlar. Bütün her şeyi paketlenmiş bir şekilde önümüze sunuyorlar. Sevgiler paketlenmiş, eğitimler paketlenmiş, başkalarına nasıl davranacağımız, hatta kızmalarımız bile paketlenmiş. Ben bütün arkadaşlarıma aklıyla, kalbinin kesiştiği yere sadık kalsınlar diyorum. Yıpranmalarına izin vermesinler. Şunu da unutmasınlar, insan ancak çalıştığının karşılığını alır. Her ne iş yapıyorsanız yapın, (bize doğru eğiliyor, bir müddet susuyor ve devam ediyor) gözetleniyorsunuz.