ÜMMETİ UYANDIRAN ŞEHİD: ŞEYH AHMED YASİN
Amir Şemmah
İki defa utanma duygusunu hissettim. Birincisi; şerli Siyonist uçak füzeleri Ahmed Yasin’in o zayıf bedenine suikast kurduğu ve idarecilerimizde buna şahit olup sessiz kaldıkları zaman.
İkincisi de Şehid Ahmed Yasin’in hayatını okuyup onun hayatını kendi halimizle kıyas ettiğim zaman…
Şuna yakin olarak inandım ki insanlar iki sınıftır: Yaşarken ölü olanlar ve yerin altında diri olanlar.
Müslümanların sayısı çok olmasına rağmen hiçbir değer ifade etmezler. Bedenleri sağlıklı, mal ve mülk sahibi olsalar dahi… Bu hallerinden dolayı nusret kendilerine gelmiyor.
Şehid Şeyh Ahmed Yasin’e gelince: terkerlekli sandalyeye mahkûm ve sadece başını hareket ettirebilen bir felçli… İşte Siyonistlerin burunlarını yere sürten, tahtlarını ve ordularını titreten ve onların tümüne utanma duygusunu hissettiren odur.
Davranışlarıyla Müslümanlara şunu söyledi: Benden sonra sizin bir mazeretiniz olamaz…
Kim inanırdı ki; onlarca ordunun ve milyonlarca malların parçalayamadığı bu solmuş bedenin tekerlekli sandalyesinde oturur iken parçalanacağını…
Kim inanırdı ki bu tekerlekli sandalyeye mahkûm olan Şehit Ahmed Yasin vesilesiyle şerli Siyonistlerin Kalelerine çekileceklerini, daha önce serbest dolaştıkları caddeleri boş bırakacaklarını ve ölümün kendilerini her taraftan kuşatacağını…
Muhakkak ki Şehit Şeyh Ahmed Yasin, tembel ve acziyetin arkasına sığınanların yolunu kesti. Zekâsı, keskin bakışı ve fikirleriyle, hezimet vadisinden çıkmayı isteyenlere ve (İslam) hürriyetini umanların yollarını aydınlattı…
Şüphesiz ki felçli, sıkıntılı ve sürgünde oluşu… Yükseklere ilerlemeye ve değerli şeyleri talep etmekten onu alıkoymadı. Bilakis bu engeller, oturup uyuşmuş kimselere özgürlük yollarını açıyordu.
Sandalyeye mahkûm olan Şeyh, hastalığın bütün şekil ve çeşitlerini taşıyordu. Bundan dolayı hapisten, işkenceden ve ölümde tuzaklarından kurtulamadı… Bilakis hapis üstüne hapis yatıyordu, beden olmayan bedene işkence ediliyordu, sıkıştırılıyor ve eziyetlere maruz bırakılıyordu, bunların ardından ancak şöyle dediğini görürdünüz:
“Ben hayatı gerçekten seviyorum, yeryüzünde bulunan bütün mahlûkatı seviyorum, hayatı kendim ve bütün insanlar için seviyorum… Hayatı kötü görmüyorum. Allah’ın bana taksim ettiği rızka razı oluyorum. Fakat ben, zilleti, boyun eğmeyi(haksız) düşmanlığı reddediyorum. Halkım, kavmim ve bütün âlem için hayır diliyorum. Ben her zaman iyimserim… Ben de bir insanım, hayatımı sürdürürken tek bir emelim var. O da Allahütealâ’nın benden razı olmasıdır. Şunu da biliyorum ki, Allah’ın rızasına ancak ona itaat etmekle nail olunur. Allah’a itaat ise amellerin zirvesi olan cihat ile mümkündür. Eğer benim temennim gerçekleşirse, bu Allah’ın fazlındandır. Şayet temennim gerçekleşmeden ölürsem hiç olmazsa bu yolda birkaç adımla başlamış olurum.”
Ve Şehid’in son bir vasiyeti vardı müminlere, mümin olma iddiası güdenlere:
"Allah`ım! Ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum!
Ben ki kocamış bir yaşlıyım. Kurumuş iki elim, ne kalem tutuyor ne de silah! Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim!
Ben ki saçları ağarmış, ömrümün son demlerinde, türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belâlarının estiği biriyim!
Tek isteğim, benim gibi Müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır! Siz ey Müslümanlar! Suskun ve aciz, helak olmuş ölüler!
Hâlâ kalpleriniz sızlamıyor mu, başımıza gelen bu acı felâketler karşısında? Bir halk yok mu? Hiç mi kimse yok mu, Allah için ve ümmetin namusu için kızacak?
Şerefli direnişçilerken, bizleri katil teröristler olarak ilan edenlere karşı duracak! Bu ümmet utanmaz mı, şerefi çiğnenirken?
Siyonist katilleri ve uluslararası işbirlikçilerini görmezden gelirken!
Omuzlarımıza el verecek ve gözyaşlarımızı silecek bir bakış! Bu ümmetin kurumları, sivil güçleri, partileri, teşkilâtları ve bariz şahsiyetleri, Allah için kızmaz mı? Tümü birden sokaklara dökülüp, bizim için dua etmeye; "Ey Rabbimiz! Gücümüzü topla, zaafımızı gider ve mü`min kullarına yardım et!" diye çağıramaz mı? Buna da mı gücünüz yetmiyor?
Yakında bizim büyük ölümlerimizi duyacaksınız, o zaman alınlarımızda şu yazılacak;
"BİZLER İLERİ ATILDIK ve KAZANDIK"
Ve bizimle birlikte çocuklarımız, kadınlarımız, yaşlılarımız ve gençlerimiz ölecek! Onları, bu suspus ve bön ümmete yakıt yapacağız!
Bizden, teslim olmamızı ve beyaz bayrak dikmemizi beklemeyin! Çünkü biz, bunu yapsak da öleceğimizi biliyoruz. Bırakın savaşçı onuruyla ölelim! Dilerseniz bizimle olun, elinizden geldiğince, öcümüzü sizden her biri boynuna taksın!
Dilerseniz bize acıyarak ölümümüzü izleyin! Temennimiz, Allah`ın, emaneti savsaklayan herkesten kısas almasıdır! Umarız bizim aleyhimize olmazsınız! Allah aşkına, bari aleyhimize olmayın!
Ey ümmetin liderleri, ey ümmetin halkları!
"Allah`ım! Sana şikâyette bulunuyorum... Sana şikâyette bulunuyorum... Gücümün azlığını, imkânımın yetersizliğini ve insanlara karşı zaafımı Sana şikâyet ediyorum.
Sen mustazafların Rabbisin... Sen bizim Rabbimizsin... Bizi kime bırakıyorsun? Bize cehennem olacak uzaklara mı? Veya düşmana mı?
Allah`ım! Akıtılan kanlar, dokunulan ırzlar, çiğnenen hürmetler, yetim bırakılan çocuklar, oğlunu yitirmiş anneler, dul kalmış kadınlar, yıkılmış evler ve ifsad edilmiş ekinler aşkına Sana şikâyette bulunuyorum.
Sana şikâyette bulunuyorum! Gücümüz dağıldı... Birliğimiz bozuldu... Yollarımız ayrıldı... Halkımızın zaafını ve ümmetimizin bize yardım edip, düşmanı yenmedeki aczini Sana şikâyet ediyoruz..."